PRAGMATİK (EDİMBİLİM) ve EDEBİYAT ANALİZİ- 1
1/4/2007
Okunacak Kitaplar Üzerine Bir Not
Bu derslerle ilgili olarak okunması gereken temel eser, Elizabeth Closs Traugott ve Mary Louise Pratt’in “Linguistics for Students of Literature” (Edebiyat Öğrencileri İçin Dilbilim, New York: Harcourt, 1980) adlı eseridir. Bu konuyla ilgili olarak göreceğimiz 2. ve 3. dersi de dikkate aldığımız zaman, bu kitabın pragmatiği fazlasıyla basit ve fazlasıyla özetlenmiş bir şekilde ele aldığını düşünebilirsiniz. Gerçekten de bu kitap bazı açılardan sınırlıdır çünkü temel olarak “söz edimleri” (speech acts) üzerinde yoğunlaşmış ve “işbirliği ilkesi”ne (cooperative principle) kısaca değinmiştir. Ancak şunu eklemek gerekir ki, Traugott ve Pratt’in kitabı, Leech’in pragmatik üzerine yazdığı eserden önce yayınlanmıştır ve dolayısıyla “nezaket ilkesi”ne (politeness principle) yer verememiştir. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler aşağıdaki kaynaklara başvurabilir ancak bunların edebiyat eserleriyle doğrudan bağlantılı olmadıklarını eklemek gerekir.
- Malcolm Coulthard, An Introduction to Discourse Analysis, 2nd edition (London: Longman, 1985)
- Geoffrey N. Leech, Principles of Pragmatics (London: Longman, 1983)
- Stephen C. Levinson, Pragmatics (Cambridge: CUP, 1983)
Bunlara ek olarak, pragmatiğin edebiyat analizinde kullanılmasıyla doğrudan ilişkili olan kitaplar ve makaleler de vardır. Ancak bunları okumak için pragmatikle ilgili ön bilgilere ihtiyaç olduğundan, Traugott ve Pratt’in kitabının pragmatikle ilgili bölümlerini okumanızı öneriyoruz.
PRAGMATİK VE EDEBÎ ESERLERİN ANALİZİ: BAZI ÖN BİLGİLER
Pragmatik (Edimbilim) ve Semantik (Anlambilim)
Bundan sonra değineceğimiz üç başlık, pragmatikle ilgilidir. Bildiğiniz gibi pragmatik, genellikle semantikle karşıt görülür. Bu disiplin, esasında, biçimsel (formal) semantik, dildeki “anlam” (meaning) analizinde yeterli bir araç olmadığı için ortaya atılmıştır. Semantik, anlamı, dilin kendi içerisinde incelerken, pragmatik, dilsel anlamı “bağlam” (context) içerisinde inceler. (Bununla birlikte, pragmatiğin bir dalı olarak kabul edildiğinde, etnometodoloji, söylem yapılarındaki bağlamsal faktörleri göz önünde bulundurmaz)
Bağlamın İçerisindeki Anlam
Her ne kadar semantik ve pragmatik arasındaki ayrım “dildeki anlam” ve “bağlamın içindeki dilsel anlam” şeklinde belirtilse de, bu, her zaman böyle kesin değildir. Öyle durumlar vardır ki dille ilgili önemli bir husus analiz edilmek istendiğinde, bunun semantik mi yoksa pragmatik açıdan mı (ya da her iki açıdan mı) yapılması gerektiğine kolayca karar verilemez. Hatta bazı dilbilimciler semantik ve pragmatik ayrımını gereksiz ve yetersiz bulurlar çünkü pragmatiğin birçok meselesi semantiği de ilgilendirebilir. Mesela Halliday, dildeki “anlam”ın “bağlam” içinde analiz edilmesi gerektiğine inanmakla birlikte, dilbilimde pragmatik diye ayrı bir bileşenin gereksiz olduğunu düşünür. Halliday’in yaklaşımına göre pragmatikteki birçok mesele semantik ya da gramatikal çerçeve içinde ele alınabilir. (Buna örnek olarak, Halliday’in söz edimlerine (speech acts) gramatikal metaforla bağlantı kurarak yaklaşmasını verebiliriz.)
Dilbilimsel Bir Disiplin?
Bazı dilbilimciler, pragmatiğin kesinlikle dilbilimsel bir disiplin olmadığını düşünürler. Ayrıca “dildeki anlam”la ilgilenen dilbilimcilerin, pragmatik üzerine çalışmalarını gereksiz bulurlar. Onlara göre “anlam”a dilbilimsel açıdan yaklaşılacaksa, bu, dil-dışı bağlamlar ya da yüzeydeki yapısal özelliklerle değil, dilin “kendi içerisi”nde analiz edilmelisiyle olmalıdır.
Sözün (Konuşmanın) Önemi
Pragmatiğin büyük bir bölümü, genel olarak, “söz olayları” ve “söz”le ilgilidir. “Yazılı dilin pragmatiği” diye bir şey bulunmakla birlikte, pragmatikte “söz”ün paradigmatik (dizisel) olduğu ve yazılı dilin daha az önemli olduğu görülür. Bunun sonucu olarak, dilin kişilerarası üst-işlevi (interpersonal meta-********) diğer üst-işlevlerden daha önemli hale gelir. Ancak burada, dilin diğer üst-işlevlerinin de rolü olduğunu eklemek gerekir. Mesela kavrayışsal (ideational) üst-işlev (gönderen ve gönderilen açısından değerlendirildiğinde) dilbilimsel ya da gramatikal açıdan fiilen gerçekleşmese de, hem “söz edimleri”nin hem de Grice’ın “içerimleri ya da imaları”nın (implicatures) analizinde etkindir. Ayrıca kişilerarası üst-işleve ek olarak, metinsel üst-işlev de söylemin etnometodolojik açıdan incelenmesinde rol oynar. Bu tür etnometodolojik bir inceleme, konuşan kişinin niyetlerini ve kişilerarası etkileşimin sosyo-kültürel çerçevesini ihmal etmek pahasına, söylemin “yapısı” üzerinde fazlasıyla durur. Pragmatikte, kişilerarası üst-işlevin oldukça önemsenmesinden dolayı, bence, edebî eserlerdeki etkileşimsel diyalogları pragmatik açıdan analiz etmek daha verimlidir.
Bağlamı Analiz Etmenin Zorluğu
Daha önce pragmatiğin tanımlarından birinin “anlamın bağlam içerisinde incelenmesi” olduğunu belirtmiştim. Bu tanım, pragmatiğin edebiyat analizinde kullanılmasını içeren çalışmamızda önemli bir rol oynar. Bununla birlikte bağlamın yerini tam olarak belirtmek biraz zordur. Edebi eserlerdeki dilin bağlamı ya da bağlamları, “orada” yani metnin içindeymiş gibi görünse de durum her zaman böyle değildir ve bazen edebi eserleri anlamak, fiilen metnin içinde bulunmayan kültürel bağlamlara bağlıdır. Edebi eserlerdeki anlamın bağlamları, gerçekte, spontane konuşmalardan daha zor anlaşılır olabilir. Ayrıca dil-ötesi (paralinguistic) ve kinesik unsurlar ya da bazı sözcelerin (utterance) tam anlamını aydınlatmamıza yardım eden göstergeler, yazılı edebi metinlerde mevcut olmayabilir ya da yetersiz olabilir.
Niyetlenen (Intended) Anlamla İlgili Sorunlar
Anlamı bağlam içerisine yerleştirmek için dil-ötesi (paralinguistic) ve dil-dışı ipuçlarına başvurmamızın sebeplerinden biri, sözcenin “niyetlenen anlamı”na ulaşma çabasıdır. Bu, özellikle söz edimlerinin ve içerimlerin ya da imaların (implicature) analizinde göz önünde bulundurulur. Ancak sözcelenen şeyin “niyet”ine ulaşmaya çalışırken, çok ciddi felsefî ve dilbilimsel zorluklarla karşılaşılabilir. Çünkü niyetlenen anlam metnin içinde gerçekleşmemiş olabilir ve belki de daha önemlisi, gönderilenlerin (addressees) zihninde gerçekleşmemiş olabilir; edebi eserler söz konusu olduğunda da metni yorumlayanların ya da okurların zihninde gerçekleşmemiş olabilir. Bu, aynı zamanda edebî eleştirinin bir problemidir; özellikle de niyetlenen ve gerçekleşen anlamlar arasında bir ayrımın oluşabileceği “yazarın niyeti”yle (authorial intention) ilgili olarak, bazı edebiyat eleştirmenleri, yazarın niyetine ulaşma teşebbüsünü, “niyet yanılgısı” (intentional fallacy) şeklinde ifade ederler. “Niyet yanılgısı”na katılsak da katılmasak da, yazarın niyetiyle ilgili pragmatik bir analiz yapmaya çalışmak pek geçerli olmaz gibi görünüyor. Ayrıca bir edebiyat eserinin pragmatik analizinde bir karakterin ya da anlatıcının niyet(ler)ini analiz etmek daha uygundur. Karakterin ya da anlatıcının niyetleri analiz edilirken, tamamen belirsiz olan niyetlerle boğuşmak yerine, metinde mevcut olan ya da metnin ima ettiği bağlamlardan açıkça anlaşılabilecek “niyetler” analiz edilir.
SÖZ EDİMLERİ (SPEECH ACTS) VE EDEBİYAT ESERLERİ-2
Austin’in Yaklaşımı
Bilindiği gibi “dilbilimsel pragmatik” üzerine yazılmış ilk önemli eser, bir filozof olan J.L. Austin’e aittir. Austin, dildeki “anlam”ın analizinde “biçimsel semantik”in yetersizliklerini ilk kez sistematik bir biçimde açıklamıştır.
· Austin’e göre genellikle kelimelerin yüzeydeki “bağlamsız” anlamlarının ötesinde yatan bir şeyler vardır ve bu bize dildeki anlamın daha tam bir resmini verir. Austin bunu “edimsel” (performative) diye niteler. Edimsel, Austin’e göre, bir şey söylerken gerçekleştirilen bir “edim”dir.
· Edimsel, “saptayıcı”nın (constative) karşıtıdır. “Saptayıcı”, doğruluk şartları (truth conditions) bağlamında ele alınan ve felsefî semantiğin geleneksel olarak ilgilendiği bir kavramı ifade eder.
Austin’in dil analizine getirdiği yenilik, anlam analizinde biçimsel ve işlevsel (veya edimsel) yaklaşımlar arasında yaptığı ayrımdır.
· Halliday’in örneğinde “Senin yerinde olsaydım, bunu yapmazdım” bildirimi (statement), emir kipinin (Bunu yapma!) yumuşatılmış bir biçimini içerir.
· Söz edimi teorisinin perspektifinden bakıldığında “Senin yerinde olsaydım, bunu yapmazdım” ifadesini bildirgesel (declarative) olarak değerlendirmek onu “saptayıcı” olarak görmek demektir. Oysa edimsel yaklaşım bu bildirimi, sadece olgusal bir bildirim olarak değil; bir emir, uyarı vb. gücü taşıyan bir bildirim olarak kabul eder.
Dikkat edilirse, emir (imperative), bildirgesel (declarative) vb. terimleri hem gramer hem de pragmatik için kullanmak karışıklığa yol açabilir. Sözcelerin niyetlenen ve gerçekleşen etkileriyle ilgili olarak yapılan tasnife bağlı olarak, J. Searle, Austin’in kullandığı terimler için belirli terimler geliştirdi. Aşağıda göreceğimiz bu terimler kafamızın karışmasını bir ölçüde engelleyecektir.
Bazı Faydalı Terimler
Söz edimlerinin tasnifine geçmeden önce, bazı terimleri açıklamak gerekir. Böylece bu terimlerin anlamlarıyla ilgili oluşabilecek karışıklıklar giderilebilir ve bu terimlerin birbirleriyle nasıl bir bağlantı içinde oldukları görülür.
- Öncelikle Austin’in “saptayıcı” (constative) terimine gönderme yaparak kullandığı “düzsöz edimi” (locutionary act) üzerinde durmalıyız. Bir düzsöz edimi ya da saptayıcı bir ifade, geleneksel olarak felsefi semantikte “sözcenin önermesi ya da sözcenin önerme içeriği” olarak bilinen şeyi kapsar.
- Bununla birlikte, sözce “edimsel” olarak görüldüğü zaman, sözcenin “önerme içeriği”nin ötesine gitmek gerekir. “Edimsel”le bağlantılı olarak kullanılan terim, “edimsöz edimi”dir (illocutionary act). Burada sözce, bir söz edimini gerçekleştirmek için kullanılır. Bir edimsöz ediminin dinleyici üzerinde bir “etki”si de vardır. Austin bu etkiyi “etkisöz edimi” (perlocutionary act) diye niteler.
Söz edimleri analiziyle ilgili sonraki çalışmalarda, edimsöz ve etkisöz edimleri “edimsöz gücü” (illocutionary force) diye tek bir kavram altında değerlendirilmeye başlandı. Bununla birlikte edimsöz gücü, bütün halinde ve bölünemez bir kavram değildir çünkü
- konuşanın idrak ettiği edimsöz gücü ve
- dinleyenin idrak ettiği edimsöz gücü
arasında bir ayrım yapılabilir. Dinleyenin idrak ettiği edimsöz gücünün bir “gerçeklik” (reality) olduğu olgusu, Austin’in “etkisöz edimi”nin hâlâ uygulanabilir olduğunu gösterir. Ancak artık etkisöz edimi yerine şu terimler kullanılmaktadır:
- Dinleyen için “fiilî edimsöz gücü” (actual illocutionary force)
- Konuşan için “niyetlenen edimsöz gücü” (intended illocutionary force)
Bu ikisi arasındaki bağıntı için şunu eklemeliyiz: Bazı sözceler için –ister niyetlenen isterse fiilî olsun- birden fazla edimsöz gücü olabilir. Bunu aşağıda “Bunu yapma!” emir tümcesiyle ilişkili olarak göreceğiz. Stilistik analizde şöyle bir ihtimal de vardır: Bir edebiyat eserinde bir karakterin başka bir karaktere cevap verirken anladığı “fiilî edimsöz gücü”, okuyucunun anladığı “fiilî edimsöz gücü”nden farklı olabilir.
Örtük (Implicit) ve Belirtik (Explicit) Edimseller
Austin, edimsellerle bağlantılı olarak örtük ve belirtik edimseller ayrımını yapar.
- “Bunu yapma!” emir tümcesinin “niyetlenen edimsöz gücü ” örtüktür çünkü konuşan kişinin bunu söylerken zihnindeki şey belirgin bir biçimde belirtilmemiştir. Bu ifadenin örtük olması nedeniyle “bunu yapma”, konuşan kişinin dil-ötesi ya da kinesik imalarına ve konuşan ile dinleyen arasındaki güç ya da statü ilişkisine bağlı olarak, bir uyarı, emir, rica ya da tavsiye olabilir. (Örtük edimseller için “dolaylı söz edimleri ” de denir.)
- Konuşan kişinin “edimsöz gücü”nü belirtik hale getirmesi için, ifadeden önce “edimsel fiil” eklemesi gerekir. Eğer ifade bildirgesel (declarative) değilse, bu, onun gramer açısından bildirgesel bir ifadeye dönüşmesini içerecektir. “Seni, bunu yapmaman konusunda uyarıyorum”, “Bunu yapmamanı emrediyorum”, “Sana, bunu yapmamanı tavsiye ediyorum” vb.
Yerindelik Koşulları (Appropriateness/Felicity Conditions)
Daha önce de belirtildiği gibi, bir “edimsel”in anlamı için doğruluk şartı aranmaz ancak belirli uygunluk ya da yerindelik koşulları aranır. Mesela alt seviyedeki biri, mevkice üstünde yer alan bir başka kişiye emir veremez çünkü bu uygunsuz olur. İşte burada niyetlenen edimsöz gücü ile fiili edimsöz gücü arasında bir uyuşmazlık gerçekleşebilir. Mesela emri veren kişi bunun uygun olduğunu düşünürken, emredilen kişi bunu bir “emir” olarak algılamayabilir ya da bu emri yerine getirmeyi reddedebilir.
Searle’ün Söz Edimi Kategorileri
Searle, söz edimlerini beş kategoriye ayırmıştır:
- Yönelticiler (directives)
- Yükleyiciler (commissives)
- Dışavurucular (expressives)
- Kesinleyiciler (representatives)
- Bildirgeler (declarations)
Söz Edimleri Tablosu
|
John Searle’ün Söz Edimleri Tasnifi | |
|
Yöneltici |
Konuşan, dinleyenin bir şey yapmasını ister. |
|
Yükleyici |
Konuşan, kendisinin ilerde (gelecekte) bir şey yapacağını belirtir. |
|
Dışavurucu |
Konuşan, hislerini ya da duygusal tepkilerini ifade eder. |
|
Kesinleyici |
Konuşan, bir önermenin doğruluğunu savunur. |
|
Bildirge |
Konuşan kişinin sözcesi, dil-dışı yani dış dünyada bir değişiklikle neticelenir. |
GRICE’IN İŞBİRLİĞİ İLKESİ (COOPERATIVE PRINCIPLE)
Giriş Notları
Yukarıda söz edimlerini ele aldık. Şimdi de bazılarınızın “söylem analizi” dersinden bildiği “işbirliği ilkesini” inceleyelim. Daha önce belirttiğimiz gibi dili, saptayıcı (constative) bir yaklaşımla ele almak bize, dilin fiili kullanımıyla ilgili yeterli bir resim vermeyecektir. Dolayısıyla bir “söz edimleri” analizi, anlamın bazı yönlerini aydınlatmada, biçimsel bir semantik anlayıştan daha faydalı olacaktır. “İşbirliği ilkesi”ne baktığımızda da bağlam içinde ele alınan dilin H. Grice tarafından ortaya atılan başka bir tarafı açığa çıkar.
Karşılıklı Konuşma Kuralları ( The Conversational Maxims)
Grice’a göre, karşılıklı konuşmada, işbirliği tavrı, dört konuşma kuralıyla tanımlanabilir:
|
Grice’ın Kuralları | |
|
Nicelik (quantity) kuralı |
Kişi mümkün olduğunca ve gereken ölçüde “bilgilendirici” olmaya çalışır; gerektiği kadar bilgi verir (ne çok az ne de çok fazla) |
|
Nitelik (quality) kuralı |
Kişi, dürüst olmaya çalışır, yanlış ya da kanıtlarla desteklenmemiş bilgi vermez. |
|
Bağıntı (relation) kuralı |
Kişi, üzerinde konuşulan şeyle alakalı şeyler söyler. |
|
Kiplik (manner) kuralı |
Kişi mümkün olduğunca açık, anlaşılır ve net konuşur; belirsizlikten kaçınır. |
Kuralların Çakışması
Bazen bu saydığımız kuralların çakıştığı görülür. Mesela söylenen şeyin uzunluğu açısından nicelik ve kiplik kuralı çakışır. Bu çakışma, nicelik kuralını “bilgi birimleri” açısından ele alarak açıklanabilir. Başka bir deyimle, eğer dinleyen –farz edelim ki- beş tane bilgi birimine ihtiyaç duyuyor ancak daha azını veya fazlasını alıyorsa, konuşan kişi nicelik kuralını ihlal etmiştir. Bununla birlikte eğer konuşan kişi gerekli olan beş bilgi birikimini vermiş ancak bunları çok uzun ya da çok kısa biçimde aktarmışsa, kiplik kuralını ihlal etmiştir. Yaptığımız ayrım ince ya da belirsiz gibi görünse de, hem nicelik hem de nitelik kurallarının çeşitli sebeplerle ihlal edildiğini söyleyebiliriz.
İmalar (Implicatures)
Bazen bir kişinin söylediği şeyi bazı eksikler olsa da anlarız. İşte bunun sebebi o eksik unsurların “ima edilmiş” yani sezdirilmiş olmasıdır. Tabii bu, konuşan ve dinleyen kişinin “işbirliği ilkesi”ne göre hareket etmiş olmasıyla mümkündür. Bir seviyede, etkileşimde bulunanlar arasındaki işbirliği tavrı “konuşma kuralları ”na uyulduğu anlamına gelir; diğer ve önemli bir seviyede ise “konuşma kuralları ” görünüşte ihlal edilmiş gibi olsa da “işbirliği” tavrı hâlâ sürmektedir. İşte bu ikinci seviye, “imalar ”a sebep olur. Bu imalar,
Konuşmaya Bağlı İmalar (Conversational Implicatures)
Her ne kadar bu “imalar” Grice’ın konuşma kurallarından kaynaklanmışsa da, o bunları “konuşmaya bağlı imalar” diye nitelendirmiştir ve bunları “alışıldık imalar ”dan ayırmıştır.
İşbirliği İlkesi Kurallarının İhlali
Şunu açıklığa kavuşturmak gerekir ki işbirliği ilkesinin herhangi bir kuralını ihlal etmek, bildirişimde değişmeyen bir kopma olacağı anlamına gelmez. Analiz eden kişi görünüşte kuralın ihlal edildiğini düşünebilir ancak etkileşimde bulunanlar, işbirliği ilkesinin hatta kuralın ihlal edilmediğini düşünebilirler. Bir kuralı ihlal etmek, aslında bir çeşit değiş-tokuşu içerir gibidir; daha önemli olduğu düşünüldüğü için başka bir kural öne alınmak istenirken bir başka kural ihlal edilebilir. Dinleyici, belli bir sözceyle ilgili olarak konuşan kişinin pek fazla işbirliği sergilemediğini algılamış olsa bile, bildirişim kopukluğu gerçekleşmeyebilir. Çünkü dinleyici söyleneni doğrulamak ya da daha fazla ayrıntı öğrenmek için soru sorma şansına sahip olabilir; böylelikle ilk ihlalden kaynaklanan bildirişim arızası giderilmiş olur. Kuralların nasıl ihlal edilebildiği konusunda -işbirliği ilkesi analizi içerisinde- kullanışlı bir ayrım yapılmıştır. Ama biz buna geçmeden önce iki tane “öncül” niteliğinde soru soralım:
- Bütün kurallar eşit ölçüde, kolaylıkla ihlal edilebilir mi?
- Belirli bir kuralın ihlal edilip edilmediği ya da ne zaman ihlal edildiği konusunda kim “hüküm” verir?
Bağıntı Kuralının İhlali
Eğer konuşan kişi, onu dinleyen kişiyle işbirliği içinde olmak istiyorsa, “bağıntı” kuralının ihlali muhtemelen kırılması en zor kural olacaktır. Her ne kadar diğer kurallardan herhangi birinin ihlalinde bazı tür bildirişimlerin hâlâ devam ettiği öne sürülebilirse de, bağıntı kuralının ihlalinde işbirliği ilkesi desteklenmez. Aslında farklı derecelerde, diğer kuralların da “bağıntı kuralı” kapsamında değerlendirilebileceği öne sürülmüştür. Mesela fark edilmemiş bir yalan, nitelik kuralını ihlal eder; çünkü kasti bir yalan söylenmiştir ancak bu bir anlamda bağıntı kuralının da ihlali demektir. Çünkü dinleyen kişiyi ilgilendiren sözce, bir önerme olarak yanlış değil, doğrudur. (Bu tabii ki bildirişim durumuna da bağlıdır. Aşağıda göreceğimiz gibi, nitelik kuralının ihlaline rağmen, önerme olarak doğru olandan ziyade doğru olmayan bir bildirimde (statement) bulunmanın daha uygun olduğu durumlar da vardır.) Ayrıca, eğer dinleyici beş tane bilgi birimine ihtiyaç duyuyor ancak dört ya da altı tane bilgi birimi veriliyorsa, ya alakalı bir bilgi birimi verilmiş ya da alakasız bir bilgi birimi verilmiştir. Bu da hem nicelik hem de bağıntı kuralının ihlal edilebileceği anlamına gelir. Bu ve diğer sebeplerle, etkileşimsel konuşmanın sadece tek bir temel ilkeyle anlaşılabileceği öne sürülebilir: Bağıntı ilkesi. Diğer kurallar da bu ilkenin altında değerlendirilebilir. Grice’ın yaklaşımında bağıntı ilkesinin önemi vurgulanır ancak diğer kurallar bunun altında değil bağımsız olarak değerlendirilir.
Kuralın İhlal Edildiğine Kim Karar Verir?
Her ne kadar işbirliği ilkesinin kurallarını ihlal edenin her zaman konuşan kişi olduğunu söyleyebilirsek de, belirli bir kuralın ne zaman ihlal edildiğini ya da ihlal edilip edilmediğini belirleyen kişi (hakem), önceden belirlenmiş bir etken değildir. Bazı durumlarda, belirli bir kuralın ihlal edildiğini bilen, konuşan kişidir; mesela fark edilmemiş bir yalan söyleyen konuşucu, dinleyicisiyle işbirliği içinde olmadığını bilir. Bununla birlikte diğer durumlarda kuralın ihlal edilip edilmediğine karar veren çoğunlukla dinleyen ya da “dolaysız gönderilen”dir. Hem konuşanın hem de dinleyenin, kuralın ihlal edildiğini bildiği örnekler de vardır ve bu, bir kuralın ihlal edilmesine rağmen “işbirliği” tavrının tamamen sürdürüldüğü, ideal durum gibi görünür. Mesela, dilin metaforik kullanımları “nitelik kuralı”nı ihlal etmek olarak betimlenebilir ancak muhtemelen hem konuşan hem de dinleyen burada hakiki anlamın söz konusu olmadığını biliyordur. Bazı durumlarda –mesela aşırı hassas birine kötü bir haber verirken- metaforik ifade daha uygun olur. Uygun bir metaforik ifade kullanılmadığında ise bağıntı ilkesi ihlal edilmiş olur. Bağıntı ilkesi karşılıklı konuşmalarda, işbirliği tavrının sürdürülmesi açısından hayati önem taşıyabilir ve eğer birisi “nitelik kuralı”nı desteklemek için gerçekleri “olduğu gibi” söylerse bildirişim kesintiye uğrayabilir ya da sonlanabilir. Bağıntı kuralının önemine istinaden, konuşanın konuşmayla alakalı olarak algıladığı bir şeyi, dinleyenin alakasız bulduğu örnekler de olabilir. Böylece konuşanın ve dinleyenin bağıntıyla ilgili algılamaları arasında bir uyuşmazlık olabilir. Bu durum genellikle ben-merkezci konuşucularda ya da konuşucunun, onu dinleyen kişinin bilgi düzeyini (arka planını) bilmediği ya da hesap edemediği zaman görülür.
Hükmü Veren Kişi Olarak “Dolaylı Gönderilen” (Indirect Addressee)
Durumu biraz daha karmaşıklaştıralım. Bir kuralın ihlal edilip edilmediğine hüküm veren üçüncü kişi olabilir ve konuşan kişinin doğrudan hitap etmediği bu kişi, konuşmaya şahit ya da kulak misafiri olur. Çoğunlukla da konuşan ya da dinleyenin (ya da her ikisinin) sahip olduğu bilgilere sahip olmadan. “Okur”u (ya da tiyatro izleyicisini) bu açıdan ele alırsak, burada “dolaylı gönderilen”in, edebi eserdeki konuşmaların analizinde önemli bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Okur ve konuşan ya da dinleyen (ya da her ikisi) arasında bağıntıları algılama konusunda farklılıklar olması birçok karışıklığa sebep olabilir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, bir kuralın ihlal edilip edilmediğine hüküm veren asıl ve önemli kişi, mesajın amaçlanan alıcısı olan “dolaysız gönderilen”dir. Edebi eserlerdeki konuşmaları analiz ederken, okur çoğunlukla, metindeki bağlamsal imalara bakarak dolaysız gönderilenin konuşmaya dayalı kuralların desteklendiği ya da ihlal edildiğini algılayıp algılamadığını belirlemeye çalışır. Bazı durumlarda okuyucu, daha avantajlı bir pozisyondadır; konuşan kişinin bilinçli olarak bir kuralı ihlal ettiğini bilir ancak “dolaysız gönderilen” bundan habersizdir. Eğer konuşan kişi bilinçli olarak kuralı ihlal ederse ve dinleyenin de bunu fark edeceğine inanırsa, bu konuşucunun kuralları dikkate almadığını söyleyebiliriz. Ancak eğer dinleyen, konuşanın kasıtlı olarak bir kuralı ihlal ettiğini algılamadıysa, konuşan kişinin kurala aykırı hareket ettiği söylenebilir.
NEZAKET FORMÜLLERİ VE NEZAKET İLKESİ-3
“Nezaket formülleri” sizin aşina olduğunuz bir konudur. Bunlar biçimsel bir dilbilim kategorisi oluşturmazlar. D. H. Lawrence’ın “Vicar’ın Kızları” adlı kısa hikayesinden alıntıladığımız kısımda, yönelticilerin (directives), soru edatlarıyla nasıl nezaketli bir kullanım oluşturduğunu göreceğiz.
“Onu sandalyenin üzerine almamda bir sakınca var mı, Louisa?” dedi Mary aceleyle.
“… Mary neden yemeğe inmiyor?” diye sordu Mrs. Lindley.
Ayrıca sözceye uygun bir hitap eklemek (yüksek statüdekilere efendim, hanımefendi…) ya da sözceyi “lütfen, minnettar olurum” gibi ifadelerle tamamlamak, “gönderilen”den bir yardım beklerken işe yarayabilir. Buna ek olarak, bazı dilek-şart kipleri (subjunctive), sözceyi daha kibar kılmak için, doğrudan ifade edilen bildirgesellerin (declaratives) yerine kullanılabilir. Mesela “Bana bir iyilik yapabilecek misin?”, genellikle ”Bana bir iyilik yapabilir misin?”den daha nezaketli görülür. Nezaketin bu yönüyle ilgili olarak şunu sorabilirsiniz: Stilistik analizde, bu tür sözlüksel ifadelerin, formüllerin ya da kalıpların kullanımı, tamamıyla usulen mi yapılır yoksa bunda bir samimiyet (içtenlik) var mıdır?
Aslında dildeki nezaket bu tür örneklerle sınırlanmamalıdır; bu, sanıldığından çok daha kapsamlıdır. Geoffrey Leech bunu fark etmiş ve “nezaket ilkesi”ni bildirişimde gözlemlenen en temel pragmatik ilkelerden biri saymıştır. “Nezaket ilkesi”ne geçmeden önce J. Searle’ün söz edimleri sınıflandırması ve Grice’ın konuşmaya dayalı kurallarını anlamış olmalıyız. (Yukarıya bakınız) Searle ve Leech’in kullandığı terminoloji arasındaki tek fark, Searle’ün “representatives” (kesinleyiciler) teriminin yerine Leech’in “assertives” terimini, aynı şekilde “directives” (yönelticiler) yerine de “impositives” terimini kullanmış olmasıdır.
|
KURAL |
BULUNDUĞU YER |
AÇIKLAMA |
|
1.İncelik (tact) Kuralı |
Yönelticiler (impositives) ve yükleyiciler (commissives) |
Konuşan, dinleyen için bedeli en aza indirir, buna mukabil kârı arttırır. |
| http://www.ege-edebiyat.org/modules.php?name=News&file=article&sid=200
web adresinden alıntıdır. Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıBEN KİMİM?1/4/2007 -Kategori: Edebiyat Egitimi
Melih Arat İnsanın toplumsal sistemle kaybettiği
şey; kendisi olma becerisidir. İnsanın kendisi olabilmesi için bir şeyler hayal
edebilmesi ve bu hayalleri denemesi gerekir. Ne olup olmadığımızı bu hayalleri
denerken öğrenebiliriz. Ancak öyle bir sistem kurulmuş ki, bizi her yönden
bağlamış ve esir almış. İnsanın zincirlerini kırabilmesi için cesarete ve
yüreklendirilmeye ihtiyacı var. Hayallerimiz bile basmakalıp. Öğrencim ve radyo
programı ortağım Lale Günaydın’ın söylediği bir şey var: “Piyangodan büyük ikramiye
çıksa ne yaparsın diye sorulduğunda, insanlar dünya turuna çıkarız, diyorlar.
Halbuki birçok insanın evi, arabası, yazlığı var. Gerçekten istese bir tanesini
satar ve dünya turuna bir ülkeye giderek başlayabilir. Hayalimiz sandığımız
şeyler bile bizim değil.” Bir insanın hayal kurmayı öğrenmesi, değişik
deneyimlerle birlikte gerçekleşir. Örneğin, hiç klasik müzik konserine gitmemiş
birisi, bir klasik müzik konseri vermeyi hayal etmez. İhtiyaç duyduğumuz şey,
yeni deneyimlerdir. Yeni deneyimler içinse ihtiyaç duyduğumuz şey cesarettir.
Her yeni deneyimle elde ettiğimiz öğrenme, bize yeni deneyimler için cesaret
verir. İLETİŞİMİN SIRLARI İletişimin
temelinde dinlemek ve mesaj vermek vardır. Diksiyon ve konuşma kursları
iletişim kurmak isteyenlere pek yardımcı olmaz. İletişimin temelinde dudaklar
değil, mesaj vardır. Ancak düşünen, farklı bakabilen, değerlendirme yapabilen
kişilerin başka insanlara verebilecekleri mesajlar vardır. Yeni deneyim yaşayan
insanlar, yeni kitaplar okuyanlar ve yeni bir şeyler öğrenenler yeni mesajlara
sahip oluyorlar. İnsanlar, farklı bir şey yapıp sonuç alırlarsa kendilerini
başarılı hissediyorlar ve mutlu oluyorlar. Mutlu bir insan çevresine olumlu
elektrik verir. Bu tür insanların iletişimlerinin gelişmesinde önemli bir nokta
da, katılımcıların genellemelerden ve önyargılardan arınmalarıdır.
Yaratıcılığın ve öğrenmenin önündeki en büyük engel önyargılar ve
genellemelerdir. Önyargılar ve genellemeler de, aslında başkaları tarafından
okul, medya eş dost tarafından kafamıza pompalanmıştır. Önyargıları ve
genellemeleri olan insanlar başkalarının söylediklerini duymazlar; sadece kendi
kafasındaki yargılara uygun olan sözleri duyarlar. GERÇEK ZENGİNLİK Zenginlik paraya
sahip olmak değil, seçeneğe sahip olmaktır. Yaşadığımız yerler binlerce
seçenekle bezenmiştir; ama siz bir seçeneği deneyinceye kadar o seçenek sizin
olmaz. Hiç girmediğiniz bir sokakta sizin çok seveceğiniz ve kesenize uygun
restoran olabilir. O sokağa girip o restorana gittiğinizde o seçenek sizin
olur. Deneme kültürünü alan ve daha önce denemediklerini deneyenler bugün daha
mutlular. Bununla birlikte, deneme kültürünü alıp hiçbir şey denemeyen insanlar
da vardır. Deneme kültürüyle ilgili edinilen bilginin kuluçka süresi, kişiden
kişiye değişiyor. Bazı insanlar, bilgiyi alır almaz uygulamaya geçiyorlar.
Bazıları ise altı ay ya da bir yıl sonra. KARAR ALMAK Toplumsal
sistemimiz insanları pasifleştiriyor. Yapabileceklerini yapamaz kılıyor. Kendi
yaşamını seçmek isteyen insanların karar alıp yeni bir şey yapması gerekli.
Öğrencim Ahmet Özken’in özetlediği gibi “dün yaptıklarımı tekrar ederek yarınki
yaşamımızı değiştiremem.” Kişisel gelişimin ve yeni bir hayat kurmanın
temelinde yarınımız için bir proje oluşturmak ve bu projeyi başarmak için
harekete geçmek gerekiyor. Eğer projenizi başarmak için yurtdışına gitmek
gerekiyorsa yurtdışına gidersiniz. Kim olduğumuzu anlamamızın yolu, yeni
deneyimler karşısındaki davranışımızı öğrenmemizden geçiyor. 27.01.2002 Yazarımızın E-Postası: m.arat@zaman.com.tr Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıAlımlama Estetiği11/3/2007
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıBiz Kısık Sesleriz5/3/2007Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıMaarifimizde Muallim4/3/2007
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı« Önceki - |
